Affichage des articles dont le libellé est Amour. Afficher tous les articles
Affichage des articles dont le libellé est Amour. Afficher tous les articles

jeudi 25 octobre 2018

Aşk dediğin...

Devirdi beni âfet-i cân. O kazandı. Kazandığını bilmeden.

Sigara günahtır, iyi dersin de, dumanı azîzdir. Pervasızlığın, hürriyetin, serseriliğin mücessem hâlidir o.

Elin dokunamadığı vücûdu nispet yapar gibi, cazibenin bütün ihtişâmını sergileye sergileye okşayan o çirkin ve soysuz gri hâlenin haddini kim bildirecek ?

Yoksa, papaz misâli, mukaddes kitâbın olan o dîdeye, mâbed eşiğin olan o dudağa, imân direğin olan o enfe buhurdan mı sallıyorsun ?

Yine mi yâveler, Muhayyel...

Frollo mu olmak istersin, Quasimodo mu ? Hayatın, her kalbe sapladığı yegâne kazık soru bu.

Esmeralda'yı buldun da ne oldu ? Bir gözün, gönül zapt ettiği hiç duyulmuş mudur ?

Reddedilmek bir sanattır, bilir misin ? Sarsak sursak çekilmek de var, sinkaf çekerek kuşatma hazırlığı yapmak da.

Frollo; Tanrı'nın vazgeçilmezi; halîfesi. Mâşuğun ateşine odun atan mecûsi.

Quasimodo; gereksiz tayfadan bir hilkat garîbesi. Mâşuğun cesedine sarılan ve çürüyüp giden sâlik...


Tapmanın âlâsını kim yapar, bilir misin ? Ne mü'mîn, ne de divâne. İki menfaatperest. Bu işin üstâdı bizâtihi İblis'tir. Kime, ne maksatla belini eydiğini anlayan yegâne mahlûk.

Öyle buyurmuşlar ya erenler, terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî ve terk-i terk. Neyse, zihin bulandırmaya gelmez...

Sonuçta, Azâzil, oluvermiş şeytan. Frollo, yani. Ne var ki, hâmili olduğu cennet kokusunu üzerinden defedememiş bir türlü...

Bir uzva, bir cisme, bir tene gönül verilir mi, Muhayyel ?

O alımlı endam, o muhteşem bacak, o gizemli ut yeri, o coşturan mâbad, o yürek hoplatan halemat, o âfet leb-i latîf, o ateş salan gözler, o afakanlar bastıran saçlar, çürümeye mahkûm iken.

Rengârenk simâyı sarıp sarmalayan o tütsü var ya, işte odur tutku.

"Hayattan hayâlen olsun bir parça saâdet ve fevkalâdelik istemek o kadar haklı bir talep ki" (Reşat Nuri).

O hayal peşinde can verene, Quasimodo denir işte.

Boşuna mı, "hayat nedir ?" sorusuna, "mezarlıkta sigara içmektir" cevabı verilmiş...

vendredi 16 décembre 2016

Dost dediğin...

"Ölümden önce hayat var mıdır ?" sorusuna, erenler, dört kere "hayır" diye cevap verirlermiş. Ölüm, öncelik, hayat, var olmak, ne ola ki ? Pekiyi, dertler, belâlar, buhranlar, sıkıntılar, ne diye can yakar o vakit ? Adem-i mevcûdiyet yegâne hakikat ise, gam neden mevcuttur ? Hııı. Işte burası, zurnanın zırt dediği yerdir, derler. Çünkü gam, dost tâyin etme vesilesiymiş. 

Çığlığın gideceği yer neresidir diye sormuşlar, gözünü yumduğun andaki karanlıktır demişler. Ondan sonra da, dostunun yüreğidir. Muhayyel de işte böyle dertlenirken, dost arayışına koyulmuş. Sen, o, öteki, hepsini listelemiş. El Vedûd'un tecellisini taharri eylerken, ne kadar şeytancık, menfaatçı, zırzop, zevzek bulmuş. Onları eledikten sonra da, kala kala, bir kaç kişi sayabilmiş.

Hüsnü mesela. Ahiret odaklı yaşayan bir muhterem. Muhayyel'in resmî "confesseur"'ü. Bu anlatır, o dinler. Hâmil-i esrârı. Veya Behlül. Zaman geçtikçe, his dünyası boş, zihni boş bir insanı andıran zât. Derdi, sadece spor ve cima olan, insanlarla irtibatını sadece faydalanmak üzerine kurmuş olan hodgam. Veya Vardar. Semâ ve arzla cebelleşen, hayat ile âhiret, enâniyet ile diğerkâmlık arasında gidip gelen serseri ruh. Veya Cihan. O da dürüstlük üzerine inşa etmek istediği hayattan dâima sille yiyen cân-ı latîf.

Bir de Dost-u Âlâ var tabii. E O da, mâlum, sessiz. "Sükût olmasa idi, sabır olmaz idi, sabır olmasa idi, sülûk olmaz idi, sülûk olmasa idi, salah olmaz idi", demiş erenler. E, o vakit, "isteyin ki vereyim" sözünü nereye yerleştireceğiz diye hınzırca sormuş Muhayyel. "Ne istedin ki ?", diye cevâp eylemişler. "Onu", demiş. "O, onu sana verirse, ne olacak ki ?", diye üstelemişler. "Haz duyacağım", demiş. "Haz ha ! Şeytanın okuna mı tutuldun ?", deyü suâl etmişler...



"Tutuldum ulan !", diye içinden geçirirken, berikiler şöyle devam etmiş : "Nûn'un anlamını bilir misin ey divâne ? Seni hilkat garibesi olarak dünyaya yollamış olan Ulu Zât'a hücûm etme niyetindeysen, e buyur, arşı sen de titret. Yok, çıldırmak üzereyim ama günaha da bulaşma irâdesinde değilim, diyorsan, nûn'a sığın. Isyândan nisyân çıkaran, Yunus'u felâha erdiren, nûn'a ! Dünyada ve dünyadan dost olmaz, dost, nûn'dadır". 

Kendi yaratılış gâyesini bir türlü kavrayamamış olan Muhayyel, bu cümleden de hiç birşey fehmetmedi. Kavrasa imiş, zuhûrât ale-l zuhûrât olacak imiş. "Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma/ ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu" demek varken, "Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil/Mana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı", deyivermişti. Hevesiyle, şehvetiyle, arzusuyla başbaşa kalmış bedbaht bir cisim olmayı tercih etmişti. Erenler, buna "nûnkörlük" adını koymuşlar imiş...  

mercredi 16 novembre 2016

Nurullah dans le pays des Turcs...

Nurullah et Solmaz. Un bon gaillard turc, brun ténébreux comme il faut, et une coquette bohémienne, seins et hanches prêts à se mobiliser comme il se doit. Deux célèbres inconnus qui se chamaillent, s'enlacent, se maudissent dans une émission de mariage. Jadis, les marieurs s'entremettaient pour trouver une laide à un malbâti. D'ores, la beauté du soupirant gémine de loin celle de la convoitée. Alors que rien qu'en remuant leurs mains, ils auraient 50 prétendant(e)s à leurs trousses... 

Bref. Donc monsieur, un brin phallocrate, aime la demoiselle; mais celle-ci est une danseuse. Un tendron qui adore les mouvements de bassin et de poitrine et qui refuse les diktats de son futur ex ou ex-futur, on ne sait plus trop. Alors, vas-y pour les remontrances du mâle qui craint la concupiscence de ses pairs sexuels. Et Solmaz, "celle qui ne fane jamais" en turc, le veut, ce type, Nurullah, "la lumière d'Allah", celui dont l'allure priapise mais la mentalité rebute. "Qu'on s'en fout, alors !". Eh bien non, justement...   


Car, je voudrais le dire, qui veut connaître les Turcs doit se focaliser sur le tour de force qu'ils ont réussi. Non pas celui d'être la seule nation démocrate dans l'aire arabo-musulmane (que veux-tu) mais celui d'être la seule nation musulmane à suivre avec respect les dogmes de l'islam et avec passion les canons de la modernité. Autrement dit, un pays qui glisse vers la charia ? Sociologiquement impossible...

Alors, on regarde le télé-théologien Nihat Hatipoglu pour savoir si le doigt mouillé qu'on enfonce, révérence parler, dans le fion pour se nettoyer après la grosse commission est de nature à briser le jeûne. Mais le matin, on avait suivi, sur pas moins de trois chaînes, les aventures sentimentales des gens qui se croient ordinaires. Et le soir, on se délassera devant les séries échauffantes, thé et pipasses en guise de pousse-café...

En Anatolie profonde, une bru qui s'aventure à minauder devant son mari en plein salon, ça n'existe évidemment pas. Elhamdulillah, comme qui dirait. Respect dû d'abord au daron puis à la daronne. La fameuse "structure familiale turque" avait, un temps, presque condamné les séries Muhtesem Yüzyil et Ask-i Memnu, l'un peignant un empereur tronchant les gazelles de son harem, l'autre célébrant le cocuage quasi incestueux. Qu'il embrassait bien Behlül, valla... 😘 

Dieu n'avait pas puni ses créatures mais le régime avait cru trembler dans ses fondements. On avait alors entendu tonner le raïs qui criait à la débauche et à la falsification de l'histoire. Heureusement, les Turcs s'étaient accrochés à leur seul luxe. Et là est le hic : on se prétend conservateur, on se voit pieux mais on zyeute le stupre autant qu'on peut. Du genre, le père en train d'appeler le CSA turc, le regard torve. Après tout, Atatürk était passé par là...

Et quand d'autres guettent le prix Goncourt, les Anatoliens attendent, eux, les nouveaux feuilletons. Tiens, Kivanç Tatlitug réapparaît avec la déesse Tuba Büyüküstün, évidemment qu'on se cale dans un fauteuil. Ou le couple Bergüzar Korel et Halit Ergenç dans la même fiction. Comment le sultan Soliman s'est-il transformé en soldat félon ? Voilà une histoire à tenir en haleine. Ce n'est pas pour rien qu'on regarde la télévision 6h par jour et qu'on consacre seulement une minute à la lecture. C'est comme ça... 




Si l'INSEE local savait que chaque Turc est, en soi, un roman, il n'aurait pas pris la peine de mesurer cette donnée. Et dans un pays où on compte trois chroniqueurs littéraires à tout casser (le dinosaure Dogan Hizlan, l'affable Besir Ayvazoglu et le passionné Selim Ileri), c'est quoi, lire, d'abord ? La solitude, le doute, la patience. Nous, on aime l'esprit grégaire, on aime les papotages en famille, on aime les pleurnicheries en meute. La lecture ! Unturkish...  

Et l'ami Muhayyel, toujours aussi nunuche, se raboule en lançant : "J'ai envie de faire une thèse sur les paroles des personnages chez Orhan Pamuk et Ahmet Altan au regard des règles de la ponctuation" ! Ma pauvre abeille. "Les guillemets, les points de suspension, les parenthèses et le discours indirect libre, un régal", qu'il me dit. Keh keh keh... 

J'oubliais, d'après les sondages, 92% des Turcs n'ont jamais lu le... Coran. Et les "écoles coraniques" bourdonnent dans tout le pays. Et les lycées religieux "imam hatip" inondent les quatre coins de la patrie. Et le voile est devenu une véritable marque de turcité. Et les mosquées sont pleines à craquer les vendredis. Et dix siècles qu'ils sont "musulmans". Ah oui, un des noms de leur Livre sacré est précisément la "lumière" de Dieu (4, 174). "Nurullah", quoi. La boucle est bouclée...

dimanche 18 septembre 2016

De-ci, de-là...

Lorsqu'il reçut un faire-part de naissance, l'ami Muhayyel voulut répondre, du haut de sa nébuleuse : "Heureux, l'enfant qui a expiré le jour de sa naissance. Plus heureux celui qui n'est pas venu au monde". "Oha ve çüş !", s'était-il entendu dire. "Un nouvel élan, une nouvelle épaule va porter ce monde, va...", allais-je poursuivre qu'il coupa net : "L'amertume gonfle de jour en jour, on n'a pas besoin d'un névrosé de plus". Et il s'en alla compisser d'outrages la race des noceurs...

C'est dingue comme le bel astre Behlül menait une vie dissolue. Il lui suffisait de décocher un sourire pour qu'un essaim de jouvencelles s'évanouissent à ses pieds. Il avait beau trimbaler un drôle de harem, il jurait qu'il en aimait qu'une seule. Comme M. de Coantré, il voulait épouser "une perruche, parce qu'il avait soupé des soupeuses, et ne voulait plus que quelqu'un de très bien" (Henry de Montherlant, Les Célibataires). Et il respirait la plus pure des sincérités. "Le froid est de retour, je vais engrosser chaque coin de la ville"...

"Celui dont chaque partie du corps est un chef-d'oeuvre ne devrait pas se caser", ne cessait de ruminer Muhayyel. Dont le dédain pour les Eves était inné. "Pfff. Le mariage doit tenter le belître, pas le bellâtre. Un trésor doit se vouer au célibat pour calmer les foules. Son souffle et sa transpiration ne doivent souiller que les imaginations. Et là, en train de disséminer ses gènes dans des explosions de jouissance !". Ou quand la consomption volcanise aisément...


"Tu as beau être 'un homme posé à la surface de la vie', tu ne peux pas détourner le regard", avait conclu l'ami. Sybillinement. "'Laisse jouir les sublunaires', voilà ce que blablate le mollah, c'est facile à dire !". C'est que le barbu lui enseignait l'endurance tout en plongeant lui-même tous les soirs dans la mamelle de madame. A quoi peut bien servir un meneur d'âmes s'il n'a jamais tâté de ce qui est répréhensible ? "A rien", aurait dit un païen. Je déteste les païens...

"Au siècle suivant, on aura les mêmes sentiments mais d'autres mots", avait tranché Mumu. Le monde étant ce qu'il est, il avait testé en faveur de l'épitaphe de Scarron. Le patron des écorchés vifs. "Celui qui ci maintenant dort/Fit plus de pitié que d'envie,/Et souffrit mille fois la mort/Avant que de perdre la vie./ Passant, ne fais ici de bruit,/Prends garde qu'aucun ne l'éveille;/Car voici la première nuit/Que le pauvre Scarron sommeille". "Tout savant est un peu cadavre", avait décrété Hugo. Il avait encore eu raison...

mardi 14 juin 2016

La tapette de Dieu...

Un homo frustré a fauché des homos enjoués. Et, in extremis, il a réussi à ceindre la couronne du "martyre". En se ralliant au charlot de Rakka, qui n'aurait pas hésité à le précipiter d'un toit s'il se trouvait là-bas. Un "habitué de la discothèque". Un "buveur". Un adepte de l'application de rencontres gays "Jack'd". Mais un djihadiste au pourchas des "pédés". Un type adoncques qui vibrait pour la vivacité, qui désirait la "dépravation", qui lorgnait la lascivité de ses victimes. Omar s'est présenté au Pulse et a déchaîné sa furie contre les jouisseurs dont il aurait tant aimé partager la quiétude... 

Mais il était inquiet, lui. Musulman et pédéraste. Le seul terrain d'affrontement qui fait tant jouir Dieu et Satan. Les deux mobilisent les sirènes les plus sublimes pour happer le croyant. Des tractions contraires, un écartèlement, un supplice. Dans l'islam, l'homosexualité est bel et bien un péché. Et, flanqué de cette oukase, le crucifié se nourrit de haine. Un homme montre de l'affection à un autre homme et c'est toute une mécanique qui se met en branle. On opte pour la fureur. Comme dirait le père du taré, si "les victimes font [bien] partie de [sa] famille", "Dieu lui-même se charge[ra] de punir les homosexuels"...



"Les Afghans sont des faux-culs", avait coutume de dire l'ami Muhayyel, déblatérant contre la culture du "garçon jouet", cette fameuse "danse des bacha bazi" que de solides musulmans en rut reluquent, la bave à la bouche. Mais "le Ciel a puni ces pervers", se chuchotent sans doute les mollahs du coin. Comme un bataillon non négligeable de musulmans qui aimeraient bien vagir contre l'attentat mais ont peur de se faire foudroyer par l'ire divine. Et alors, l'autre affirme sans blague que "la défense des droits des pécheurs est en lui-même un péché mais c'est un péché imposé par l'islam"... 

Et attention, nous avertissent les sociologues. Les gays deviennent de plus en plus racistes, de plus en plus anti-musulmans. Ben voyons, ils se trémoussent tous à la vue d'un bulge renoi ou rebeu ou, allez, ketur, cette race de virils exotiques qui priapisent les uranistes. "Je me défoule", avait avoué un mien ami. L'autre, la "lope" qu'il disait, était une tête blonde. Lui, un métèque. Et ma pauvre abeille était tellement amoureux de son homme qu'il voulait se convertir à l'islam ! Sic. L'autre se vengeait de l'Algérie, soi-disant...  

Il était gourmand, Omar, et la volupté des autres l'a enragé. Il était désespéré et l'existence de ses pairs l'a accablé. Il languissait de passion. Le syndrome de Claude Frollo. Son "surmoi" l'a détruit. Il croyait en Dieu. Il a prêté allégeance à son "calife", au dernier moment. Les sbires ont immédiatement labellisé la tuerie. "EI". Nous autres, ceux qui vivent en-dehors de la caverne, nous nous sommes juste posé l'index sur la tempe. Si la main d'un bon gaillard lui avait caressé les cheveux, une quarantaine d'âmes seraient toujours en vie, ma parole...

dimanche 27 décembre 2015

Top 40 des Turques les plus belles...

Saperlipopette, alors ! Ma pauvre abeille, Shaïma Qassem ! A peine a-t-elle été élue reine de beauté que le calife de Rakka lui a envoyé un télégramme. "Félicitations ma sœur, maintenant, tu baises ma main et tu nous rejoins !". Rien que d'y penser, on a envie de dégorger, n'est-ce pas. On imagine cette chair soyeuse, cette nature chétive enfiévrer des brutes en rut, prêts à l'assaisonner à coups de fouets. Nausée. Ah oui alors, des hordes de violeurs, ces barbus. De "reine" à "concubine", il n'y a qu'un pas : l'enlèvement...



La première Miss, 43 ans après. Elle compte presque pour du beurre, la beauté kurde. Tant de concurrentes n'ont pu concourir. Après tout, il y a, dans chaque chaumière, un daron qui mugit à la moindre coquetterie et une daronne qui enrobe la moindre folâtrerie. Bah oui, c'est comme ça, coco. Tant mieux ou tant pis, je n'en sais fichtre rien. Et des c... au c..., elle a : "Je suis très heureuse de voir que l'Irak va de l'avant, grâce à Dieu. Cette cérémonie a redonné le sourire aux Irakiens". Grâce à Dieu ! Doucement, petite...

Et la dernière Miss, celle de 1972, elle est où celle-là ? Qui sait... Mais dernière reine, la vraie, nous la connaissons, nous autres Turcs. Enfin, disons fiancée du dernier roi d'Irak. Eh ben si, elle est princesse ottomane et, "subsidiairement", égyptienne. "Bouhhh, l'ottomaniste !". Non, vraiment. Un jour que je papotais avec un prince ottoman, n'est-ce pas, il m'avait confié le plus sérieusement du monde, je jure, "c'est quoi la dynastie égyptienne ? 2 siècles ! La nôtre a 700 ans !". Et vlan ! Ca balance dru chez les seigneurs...

Fazile Ibrahim Hanimsultan, donc. Ottomane par la mère, égyptienne par le père. Fille de la princesse impériale Hanzade (elle-même fille du Sehzade Ömer Faruk Efendi et de la princesse impériale Sabiha). La pauvre, aussi. Son fiancé a été assassiné après le coup d'Etat et l'ex-future Majesté ne s'en est jamais remise. Enfin presque. Remariée deux fois, elle est la mère de l'historien Ali Suat Ürgüplü (oui oui, un aristo de première qui a pondu ce gros bouquin) et l'épouse d'un certain Jean Alphonse Bernard...

Et puis quand on dit "reine de beauté", on pense évidemment à... Hülya Avsar. La Miss mille neuf cent je ne sais plus combien. Kurde, aussi. Belle, évidemment. "La fille", comme on l'appelle toujours en Turquie pour narguer ses censeurs qui lui avaient arraché sa couronne un jour après. Motif : elle avait caché au jury qu'elle s'était mariée. C'était l'époque où on consacrait des "niaises", si tu vois ce que je veux dire... Et elle ameute toujours les millions avec une autre vénus, Beren Saat. Safiye sultan et Kösem sultan, dans la suite de la série Muhtesem Yüzyil...

Mais bon, dans un pays où les prêtresses mamelues et lippues d'Adnan Hoca crèvent l'écran, la grâce, l'éclat et l'élégance sont, elhamdülillah, bien diffus. Après les 40 mâles, voyons donc les déesses de la République turque...

1) Beren Saat

Afficher l'image d'origine

2) Damla Sönmez

Afficher l'image d'origine

3) Tuba Büyüküstün

 Afficher l'image d'origine

4) Meryem Uzerli

Afficher l'image d'origine

5) Fahriye Evcen

Afficher l'image d'origine

6) Bergüzar Korel

Afficher l'image d'origine

7) Pelin Karahan

Afficher l'image d'origine

8) Özlem Yilmaz

Afficher l'image d'origine

9) Sera Tokdemir

Afficher l'image d'origine

10) Merve Bolugur

Afficher l'image d'origine

11) Canan Ergüder

Afficher l'image d'origine

12) Özgü Namal

Afficher l'image d'origine

13) Ceyda Ates 

Afficher l'image d'origine

14) Sinem Kobal

Afficher l'image d'origine

15) Burcu Esmersoy 

Afficher l'image d'origine

16) Sevtap Özaltun

Afficher l'image d'origine

17) Amine Gülse

TÜRKİYE GÜZELİ AMİNE GÜLŞE

18) Yasemin Allen

Afficher l'image d'origine

19) Basak Dasman

Afficher l'image d'origine

20) Begüm Kütük

Afficher l'image d'origine

21) Cansu Dere

Afficher l'image d'origine

22) Hatice Sendil 

Afficher l'image d'origine

23) Elifcan Ongurlar

Afficher l'image d'origine

24) Hülya Avsar

Afficher l'image d'origine

25) Songül Öden

Afficher l'image d'origine

26) Hazal Kaya

Afficher l'image d'origine

27) Serenay Sarikaya 

Afficher l'image d'origine

28) Birce Akalay

Afficher l'image d'origine

29) Öykü Celik

Afficher l'image d'origine

30) Özge Özpirinçci

Afficher l'image d'origine

31) Elçin Sangu

Afficher l'image d'origine

32) Neslihan Atagül 

Afficher l'image d'origine

33) Hazar Ergüçlü 

Afficher l'image d'origine

34) Azra Akin 

Afficher l'image d'origine

35) Tuba Ünsal

Afficher l'image d'origine

36) Leyla Lydia Tugutlu 

Afficher l'image d'origine

37) Candan Erçetin

Afficher l'image d'origine

38) Nurgül Yesilçay

Afficher l'image d'origine

39) Vahide Gördüm

Afficher l'image d'origine

40) Ebru Cündübeyoglu

Afficher l'image d'origine

mercredi 14 octobre 2015

Ode au démon...

Le souffle coupé. Encore une fois. La mèche qui embrase le coeur. Une chevelure dorée qui passe par là et un corps qui s'écroule. Un oeil vert, le drame d'une vie. Et cette frivolité, cette allure, cette senteur, pourquoi diable faut-il que tu sois l'être le plus beau...
C'est d'une odeur qu'on devient fou. L'un traîne la beauté de son espèce, l'autre renifle les pissotières. Même la goutte la plus vile devient une histoire. Un conte. Une grosse bulle au-dessus de la tête. On y range l'arôme du corps et certaines des cochoncetés...
La respiration et le souffle nous offrent un avant-goût de l'Eden. "Le dedans des statues sent déjà le paradis". Le menton dressé, on croit narguer. Alors qu'on est en pleine extase et c'est tellement lâche. Pourquoi faut-il toujours qu'on souffre de la vénusté de cette race...
Et le "bonsoir" tombe. Qu'on s'en fout alors des obligations et des convenances. Bien pâle est la personnalité de celui qui n'envisage pas de démissionner pour suivre une fragrance, n'est-ce pas. La chaise et la paillasse deviennent reliques; le vide laissé, un temple...
Le démon s'en va et on va pleurer dans le giron de son adversaire, Dieu. Toujours aussi bavard. Païen j'eûs été, j'aurais dévidé mon chapelet et arraché la calotte du mollah. Et quand on pense que la sueur sera saveur pour X, Y ou Z, on dérobe un dernier regard. Histoire de résister...

dimanche 14 juin 2015

Le Siècle de DSK

Jadis, on avait la pétoche. Madame Bovary, par exemple. Elle trompait autant qu'elle pouvait un mari subjugué. Les gens pépères, ça allait un temps. Un époux bien rangé, trop bon, trop convenu, trop popote, ça tuait le désir, n'est-ce pas. La femme a besoin d'un vis-à-vis qui est toujours prêt à la tromper. Elle doit avoir cette impression, sinon, elle lâche l'affaire et largue le type. C'est contraire à sa nature. Eh bien, Emma allait bichonner des Léon et compagnie mais elle avait peur d'être prise la main dans le truc. Et quand elle fut coincée, elle se donna la mort. C'était comme ça, avant, l'indécence avait de l'allure...

Ou je ne sais pas, moi, Oscar Wilde. Condamné pour ce fameux "amour qui n'ose pas dire son nom". Le pauvre. On te traite de "sodomite", tu flanques un procès pour diffamation et au bout du compte, c'est toi qu'on embarque... C'est que le code pénal suivait le code moral, il fallait avoir honte de cet "acte outrageant les mœurs". Aujourd'hui, c'est de la rigolade, on ne comprend même plus. Les "mœurs", c'est quoi d'abord ? A l'ère du "dérèglement", les moraleries ne sont l'affaire que des envieux... 

Ca, c'est le XXIe siècle ! Au Japon, une dame accourt au tribunal parce que son mari l'a trompée avec une serveuse. C'est que l'adultère est, là-bas, une "cause péremptoire de divorce", comme dirait le juriste. Contrairement à la France post-1975. Ici, par exemple, l'adultère ne fait plus partie de la moralité publique, le juge ne prononce pas automatiquement la séparation, il va fouiller dans ta propre conception de la moralité et essayer de se demander si ça te gêne tant que ça ! Et comme..., bref. Ma biche, donc, crie au scandale. Et là, paf. "Allez, arrête tes conneries", lui a rétorqué le juge. "Il ne t'a pas trompée, il est allé voir une prostituée". Ouah ! Sentence : une relation tarifée n'est pas un cas d'adultère. C'est du commerce...

Et chez nous, les députés en sont toujours à essayer de "pénaliser le client". Nos élus veulent nous rendre bien élevés. "A une époque où tout priapise, où tout est lascif, on devrait interdire la conjonction tarifée des voluptés ? Non. Que celui qui souhaite maudire la prostitution et son client, le fasse. Que le législateur qui souhaite bannir la prostitution et blâmer son client, rengaine son sermon. En matière de mœurs, dès lors qu'il n'y a pas de tiers lésé, aucun principe juridique ne doit pouvoir interférer dans l'autonomie personnelle. Que celui qui s'entête à corriger un penchant laisse le droit à sa place", avais-je naguère éructé...

DSK, entre-temps, a été blanchi. On l'accusait de proxénétisme aggravé. Il n'en est rien. On a appris à l'occasion qu'il aimait les p..., les s..., etc. Comme vous et moi, quoi. Le problème, c'est que, quand on le voit dorénavant, on l'imagine dans l'une de ces scènes. Et on n'arrive plus à le prendre au sérieux. Un peu comme le vieux sage du quartier dont on apprend l'orientation sexuelle sur le tard. Le point d'honneur, euh... C'est la chute, même si on a nous-mêmes une conscience large comme la manche d'un cordelier. Wilde, encore. "Tout procès est celui de notre vie entière, de même que toutes les condamnations sont des condamnations à mort". Tout ce qui nous reste du XIXe siècle...

dimanche 22 mars 2015

Sexologique

"Sur Google, les deux recherches en arabe les plus fréquentes sont 'scandale sexuel' et 'danse orientale hot'. Notre obsession pour le sexe n'a d'égale que l'hypocrisie qui environne le sujet", nous a appris Mohammed Aqua, le créateur de Sheno Ya3ni. Eh ben avec ça ! Arabe, sexe, danse, obsession, hot, hypocrisie. Il a tout compris, voudrais-je avancer tout penaud mais n'étant pas arabe, je ne voudrais vexer personne. Sûrement pas la "race noble". Je sais seulement qu'une amie avait coutume de dire, "un Nordique ferait un bon mari, un Arabe un bon amant". C'est qu'il "priapiserait". "Ah ouais, ça veut dire quoi ?", avais-je osé, érubescent... 

"Sexuel", je comprends. Le gaillard a besoin de se défouler mais sa société lui plaque des règles. "Fais pas ci, fais pas ça !". Et, franchement, va trouver des filles qui courent les rues, qui sortent après les cours, qui embrassent sans obtenir au préalable une promesse de mariage ! "Mon esprit cabriole et chahute, comme dirait Paul Léautaud", "arrrrêeeete !"... C'est comme ça. Le mâle ne penserait qu'à elle, elle ne penserait qu'au foyer. Le mâle arabe, ou allez disons oriental, lui, ne penserait qu'à la bagatelle. Nous autres Occidentaux sommes habitués à nous rincer l’œil du matin jusqu'au soir, al hamdoulillah. Regarde l'affiche du métro de la ligne 14; une donzelle place sa main sur le galbe fessier de son ami. "Quelle paillardise !", a lâché un blédard qui passait par là... 

Donc "sexuel", d'accord. Mais "scandale", comprends pas. Chez nous, le type "affamé" tapote, j'chais pas moi, Tinder par exemple. Et il court s'ébattre au coin de la rue. Car il a beau être mineur, à partir de 15 ans, il est majeur sexuel. L'autre, l'Arabe donc, tapote "scandale sexuel" ! Comme si la "chose" devait être forcément épicée de brutalité, d'obscénité. Ca se fait parce-que ça doit se faire. "Et l'affection, la tendresse, les sérénades, pépère ?". "Des trucs de tapette, pff !". Ah, je comprends maintenant, l'histoire du Nordique et de l'Arabe. Le blond serait trop lisse, carré, rangé, velouté. On s'ennuie vite. Le Rebeu, lui, serait un mâle, un phallocrate, il déconnerait, il défouraillerait dru. Ca fait vibrer, à n'en pas douter... Ce n'est pas pour rien qu'il "enlève" les belles Françaises..

Et pourquoi ce sont les Orientaux qui ont inventé la "danse du ventre", d'ailleurs ? Sortir en bonne et due forme, interdit. Baver devant un écran, un "sport" national ! Et le gus écrit bien danse orientale "hot". Comme si on gambille avec des robes à fanfreluches qui n'en finissent pas de se déployer. "Oh le polisson, il s'y connait !". Oh que non, c'est qu'en Turquie aussi, avant l'arrivée au pouvoir de l'islamo-réactionnaro-fascisto-chariatiste AKP, toutes les chaînes misaient sur les "oryantal" Asena, Didem et compagnie. Aujourd'hui, c'est autre chose, mon cher. On s'offusque lorsqu'un jouvenceau s'attarde à se tripoter sous la couverture dans une émission de télé-réalité...

Alors quand la Société de langue turque (Türk Dil Kurumu), une sorte d'Académie française avec le prestige en moins, ajoute à la définition de l'adjectif "müsait" (littéralement, "disponible"), "se dit d'une femme qui flirte facilement", ça fait sursauter les foules. Le pauvre mot qui menait une existence paisible depuis des décennies, devient le porte-étendard de la cause féministe. Une femme turque müsait ! Mon diyö ! Alors que dans cette contrée, lorsqu'une fille se fait violer, elle reçoit, la première, une baffe. C'est qu'elle a dû "remuer la queue" selon l'expression populaire... Et dire qu'en France, des féministes ont saisi LE ministre de l'Education pour mettre fin à la vieille règle grammaticale, définie par le jésuite Dominique Bouhours au 17è, selon laquelle "lorsque les deux genres se rencontrent, il faut que le plus noble l'emporte"...

En Suisse, on se demande sérieusement s'il ne faut pas diffuser des "films interdits aux moins de 18 ans" à des moins de 18 ans, justement. Histoire de former des générations saines. En Turquie, par exemple, des étudiants en photo-vidéo avaient décidé de "monter" un film porno en guise de "thèse de fin d'études". Ah oui alors, un scandale à l'époque. En 2011. Les profs du jury avaient été virés, les étudiants traînés devant les tribunaux pour obscénité. Eh ben, ce n'est qu'en janvier 2015 que les pauvres taquins ont été relaxés... "Ce procès n'aurait jamais dû avoir lieu", a avancé l'avocat l'air grave "car il s'agissait d'une étude savante". Mieux vaut tard que jamais. Ah oui, en Turquie, les deux recherches les plus fréquentes sont Facebook et Youtube. Comme en Europe. Coquine Turquie...

dimanche 8 mars 2015

"Une biographie, ça s'invente !"...

"C'est un ventre que j'épouse", avait dit Napoléon lorsqu'il s'astreignit à convoler en justes noces avec Marie-Louise d'Autriche. Il fallait bien que la terre tournât, que l'empire se raffermît. Après tout, chacun sa croix. Une "bombasse" pourtant elle fut, l'archiduchesse. La preuve en est que l'oeuvre de chair offrit au monde l'Aiglon, un adonis. Mais que veux-tu, la beauté ne fait pas tout, même pour un homme, il faut un plus, histoire de roucouler...

"Et toi alors, c'est quand qu'tu t'maries ?". "J'attends un ventre", avait coutume de dire l'ami Muhayyel, si bien cultivé. Sitôt dit, la matriarche s'était mise à compulser les listes. Celles qui circulent dans les assemblées de daronnes-imprésarios. Ah oui alors, chez nous, on attend patiemment que les "grands" nous susurrent des noms. C'est connu, le bonheur est second, il faut des brus bon chic bon genre, de futurs mères bien "intègres", si tu vois ce que je veux dire...

C'est qu'on lui avait murmuré qu'il pouvait troncher qui il voulait, autant qu'il le voulait, c'était un homme après tout, mais qu'arrivé à un certain âge, il devait s'assagir. Car, il fallait désormais dévirginer. La femme de sa vie restante, la mère de ses enfants, la belle-fille de la maison. Son "honneur" comme qui dirait. Voilà un mâle digne. Le "bon père de famille".

Du coup, il avait beau passé sa jeunesse à séduire, il se maria avec une chair, flairée, soupesée, arrangée par la mère. Celle qui ne vit que "pour le bien de son fils", n'est-ce pas. Et voilà un champ labourable à volonté. Dieu merci, un hadîth de son Prophète, qui est forcément authentique puisqu'il l'arrange, décrète : "lorsque la femme refuse de répondre à l'invitation de son mari, les anges la maudissent jusqu'à l'aube". Même si un plat mijote sur la cuisinière, ont ajouté les oulémas...

L'événement qui chamboule tout, c'est quand le rejeton bronche. Comme dirait Henriette dans Les Femmes savantes, "Cette amoureuse ardeur qui dans les cœurs s'excite,/N'est point, comme l'on sait, un effet du mérite :/Le caprice y prend part, et quand quelqu'un nous plaît,/Souvent nous avons peine à dire pourquoi c'est". Tout bête, l'amour. Cette camisole qui vous enrobe d'une lueur gaie en même temps qu'elle vous éreinte en chuchotements vilains. Bah oui, l'idéal serait d'être casé. Bah oui mais la vie, ce n'est pas que ça. 

Le patriarche Louis-Ferdinand Céline l'avait si bien dit, "il faut choisir, mourir ou mentir". Muhayyel, qui n'éprouvait que de l'incuriosité pour la gent féminine, avait choisi la seconde option. Le mensonge, avait-il lâché, est la forme suprême de politesse. Car il invente, il cèle, il apaise, et, partant, il respecte les valeurs dominantes. Une enfance affligée, une adolescence ruinée, une jeunesse dévastée. Des maux, sans arrêt. Le Ciel a pris soin d'accabler à outrance. Mais une peine bien promenée mène au Paradis...

jeudi 26 février 2015

...

Hasenim ve de kerîhim
Haramım ve de haremim

Afitâbım ve de kuytum
Arazım ve dahi arzum

Sırdaşım ve de sınırım
Seng-i sabrım ve dermanım

Aklım, zikrim ve kelîmem
Aşkım, zevâlim, velvelem

Nâr olsan, yeminle, bakmam
Nûr olsan, isterim gulam.

                                     Lâ Edrî

dimanche 15 juin 2014

Mort dans l'âme

Fallait voir le maelström à l'époque. Tayyip Erdogan était sur ses grands chevaux : "c'est une falsification de l'Histoire ! Nos ancêtres ne se sont pas enfermés dans le harem, Süleyman a guerroyé pendant des décennies !". Ouais ouais, avait répondu la scénariste Meral Okay. C'est que la série Muhtesem Yüzyil avait enragé les consciences conservatrices; faussement conservatrices. Comme si la marmaille qui gigotait au palais avait été pondue dans les tentes des champs de bataille. Et cette manie des conservateurs de sauver l'âme de leurs "héros" avait exaspéré d'autres. Comme cet amour pour la personne d'Adnan Menderes, premier ministre pendu en 1960, un homme qui avait fait tant de bien pour les dévots, à l'époque. Certes, mais de là à faire d'un fornicateur un saint...

Et voilà, la série que les Turcs adoraient détester est terminée. Trois ans à suivre la vie de Soliman le Magnifique, ses amours, ses guerres, ses funestes décisions. Cruel ? Point du tout; chef d'Etat. Qui condamne à mort deux de ses fils trublions. Un de ceux qui ont fait leur purgatoire en ce monde. Imaginez, un être humain qui règne pendant 46 ans; qui assure "l'ordre du monde" (nizam-i alem) comme le pensaient jadis les Ottomans; qui ordonne à tout va; qui se fait obéir en moins de deux; qui décide de la vie et de la mort; qui n'a aucune limite autre que celle que lui impose sa conscience. Bref, "l'ombre de Dieu" sur terre. Et cette "vile créature" s'en va rejoindre humblement son Créateur. Celui qui l'a choisi d'entre les hommes pour le "noyer" dans la munificence illimitée. Quelle responsabilité ! Quelle charge !













Les scènes de mort. Ces regards qui se perdent dans un vide qu'on devine pas très heureux. Après tout, tout le monde savonnait la planche à tout le monde. Un panier à crabes. Une obligation puisqu'on avait une peau et surtout une lignée à sauver. La Reine-Mère, sa servante Daye Hatun, le grand vizir Ibrahim, le prince Mehmed, le prince Mustafa, le prince Bayezid, le prince Cihangir, Hürrem et finalement le sultan Soliman. Et des morts, des vrais. A commencer par Meral Okay. Et le grandiose Tuncel Kurtiz qui campait le rôle d'Ebussuud Efendi, le cheikh ul islâm. Si bien qu'on s'était demandé si une malédiction était tombée d'en haut...

233 000 plaintes déposées au CSA turc ! Et voilà qu'une autre aventure commence, celle de Kösem Sultan. La mère terrible qui fait déposer son fou de fils pour le remplacer par son petit-fils. Kösem, la concubine d'Ahmed Ier, l'arrière-arrière-petit-fils de Hürrem. La production envisage de diffuser la série l'an prochain. Quoi qu'il en soit, le casting de Muhtesem Yüzyil était époustouflant, tous les grands noms de la télévision turque y ont fait un saut. Il ne manquait plus que Kivanç Tatlitug, pressenti un temps pour devenir Selim II dit le Blond. Tant pis, ça sera un 19/20...

C'était une fiction. Et la fin de chaque fiction ouvre au spectateur le droit de poursuivre l'histoire à sa guise. J'ai jeté mon dévolu sur Mahidevran, cette princesse qui a été la favorite du grand Soliman, la mère meurtrie de Mustafa, celle qui a été témoin de la mort de tout le monde. Elle a survécu à Hürrem, à Soliman, à Selim II pour mourir sous Murad III. Pauvre et quasi folle. Pourquoi on aime l'histoire, nous autres qui avons fait des études dans ce domaine. Pourquoi un adolescent s'entiche des figures et des récits du passé alors que ses camarades se la jouent "branchés" ? C'est simple, en réalité : on aime broder le vide et on aime prendre de l'élan. L'Histoire n'est rien d'autre en réalité que l'école de l'émerveillement face à la pourriture humaine. Une passion qui relève du divin, on se jette dans l'infini pour assister au cri et à la mort. Quoi de mieux pour bien finir son bout d'existence...

mardi 8 avril 2014

Qu'Allah bénisse la Turquie...

"Bouddha n'était pas bouddhiste, Jésus n'était pas chrétien et Mouhammed n'était pas musulman. Ils professaient tous l'amour. Leur religion était l'amour" a pondu Meryem Uzerli, l'ancienne Roxelane, Hürrem Sultan pour les intimes. La Turco-Allemande qui a déprimé "en direct" et qui s'est réfugiée dans le pays de maman. "Qu'est-ce qu'elle raconte celle-là !", s'est convulsé le commun des Turcs. Non, on l'aime bien cette fille, mais bon, quand on "déconne" à ce point, on est drôlement choqué, nous autres "esprits étriqués". Mouhammed n'est pas musulman ! Un grand "bouhhh !"...

Il faut dire que les Turcs aiment particulièrement l'artiste qui a, disons, quelques notions en matière religieuse. Un peu du genre, il est beau, il est riche, il copine avec des déesses, il "consomme" à gogo, il jette sa gourme mais il est... pratiquant. Un truc bizarre d'ailleurs, la Nation s'enquiert de son au-delà. Comment une plastique pareille peut brûler en enfer ? Un gâchis. On a besoin d'être apaisé. Alors celui qui se lance dans le célèbre "je ne prie pas mais mon cœur est pur" (le classique "kalbim temiz") exaspère plus qu'autre chose. Et ta grand-mère, elle fait de la planche à voile ?

Tiens notre Kivanç Tatlitug national. Elle l'avait bien aimé ce blondin, la mère turque; il nous avait fait drôlement chialer dans sa série Gümüş. Et sa fille aussi, l'appréciait. Le père et le frère, bien bruns comme il faut, ne le pipaient pas mais se taisaient, histoire de ne pas aggraver leurs cas. Comme disait la sagesse populaire, "Allah, özene bezene yaratmış !", "Dieu a pris son temps pour le créer". Une voisine, présente, avait même osé : "Allah da, bazılarını baştan savma yaratıyor !", "qu'est-ce que tu veux, et pour d'autres, c'est plus du rafistolage que de la création". L'assistance s'était récriée : "astagfiroullah, astagfiroullah, astagfiroullah"...



Mais lorsque l'adonis turc le plus en vue, que dis-je, le Joseph des temps modernes, s'est mis à exposer son corps plus avant, la mère turque a sursauté. Ce gendre idéal s'était dévergondé; dans la série suivante certes (Aşk-ı Memnu) mais également dans sa vie privée. Et surtout Seigneur, un tatouage ornait son bras droit. Un dragon, en plus. C'était moche, alors. "On s'en balance de son bras !" avait réfuté la fille. "Il est beau !". "Hööössst !" avait gémi la mère, babouche à la main. "C'est un mécréant ! il est tatoué, le Saint Prophète l'a expédié en enfer dans son hadith"...

























On n'était pas ultra dans la maison, mais on essayait de respecter les canons. Religieux, je veux dire. La fille, maligne de chez maligne, avait repéré le "truc". A la seconde. Comme le bon Dieu qui envoie au tac-au-tac une inspiration après une profonde prière. "Hé m'man, regarde le bras gauche !". La daronne a mis ses lunettes mais elle n'y a compris que dalle; elle n'a distingué qu'un seul mot et c'était le bon : "only Allah can judge me". Après une exégèse accélérée dispensée par la fille en transe, elle s'est attendrie. Il était bien croyant. Il était bien beau. Il était bien convenable. Et c'était presque une sorte de résipiscence, n'est-ce pas, la ménagère en a été épatée... et s'est directement connectée à sa nouvelle série...


Et il y en a un paquet, des "born again". Necla Nazir, un "cas" spécial. La compagne du chanteur Ferdi Tayfur s'était voilée sans crier gare mettant l'artiste dans un embarras pas possible. C'est qu'il avait une image à sauver, des fans un peu, comment dire, grincheux à satisfaire. Le couple s'était brisé; et sans transition, Monsieur est aujourd'hui paralysé... Burcu Cetinkaya, autre exemple. Fille de bourgeois, fille bien éduquée (meilleur lycée et meilleure université de Turquie), pilote de rallye. Et paf, un beau jour, elle se voile. La Turquie s'en émeut. Les "laïcs" protestent, brûlent l'ambassade de l'Arabie Saoudite, jettent du vitriol aux voilées qui passent dans la rue, mais nan je blague...


Ou je ne sais pas moi, un autre tatoué, Athena Gökhan, avait été photographié en train de faire ses ablutions. Le cousin de la ministre de l’intégration allemande, s’il-vous-plaît. Un ancien de l’Eurovision, rockeur et jury de l’émission The Voice. Un fan l'avait prit en photo. Le "derviche du rock". La conversion s'était faite à Konya, chez Rûmî. Depuis il fait sa prière et son métier... Un théologien reconnu, Nihat Hatipoglu, avait même dû préciser que le tatouage était certes interdit dans l'islam mais qu'il n'empêchait pas les ablutions et donc la prière. Même le très sérieux Necmettin Nursaçan avait donné sa bénédiction. La Nation souffla...




La grande voix de la chanson turque, Bülent Ersoy aussi, avait profité de la Nativité du Prophète pour faire son "show". La femme la plus arrogante de Turquie, le superlatif personnifié, avait secoué le pays plus par la mise en scène que par sa performance. Avec deux zigotos, euh, derviches tourneurs. Les gazouillis se déversèrent tellement sur les réseaux sociaux qu'elle dut "publier" un communiqué pour envoyer des piques à tous ceux qui l'avaient raillée...  


Dernièrement Fatih Ürek, la star des soirées, avouait sa piété. Celui qui a des manières efféminées et porte des vêtements colorés déclare accorder de l'importance à la... virginité. On en passe et des meilleurs. Tugçe Kazaz, celle qui avait embrassé la religion orthodoxe à la suite de son mariage avec Yorgos Seitaridis. Ses parents l'avaient rejetée, les Turcs aussi. Après le divorce, elle s'est reconvertie. Un autre beau gosse, Tolgahan Sayisman, est connu pour ne pas louper ses rendez-vous galants et ses.. prières. 

Le plus "marrant", c'est que ces artistes entrent par la grande porte, le soufisme. Et la confrérie qui leur sert de tremplin, c'est la "cerrahi" : des pointures comme Ahmet Özhan, Mazhar Alanson, Cem Yilmaz ou encore Ali Taran (un petit-fils de cheikh) en sont membres. Leur "cheikh" actuel n'est autre qu'Ömer Tugrul Inançer, celui qui allait se faire lyncher pour avoir conseillé aux femmes enceintes de ne pas sortir de chez elles. Avec sa voix de fumeur. Non non, on s'éclate dans le patelin. Vraiment. On l'avait déjà souligné. Et c'est bien aussi pour le bouseux, l'inaccessible célébrité est un peu comme lui. Elle a un joli corps à exposer mais aussi une âme à sauver. Une "ringarde" comme une autre, quoi. Vu de France, je veux dire, hein Diam's...